Galip Demirel ile röportaj
ODTÜLÜ Malatyalılar Derneğinden Murat Tutar, 2008 yılının Sonbaharında, devletimizin çeşitli birim ve kademelerinde önemli görevler (kaymakamlık, valilik, milletvekilliği, müsteşarlık… ) üstlenmiş ve hâlâ çeşitli alanlarda çalışmalar yapan ( kamu yararına yönelik ve özel sektörde ) ve ünlü bir şahsiyet olan İçişleri Bakanlığı emekli müsteşarlarından Galip Demirel ile gençlik yılları, üniversite hayatı, çalışma deneyimleri, Malatya ili, ODTÜ ve ODTÜLÜ Malatyalılar Derneği ile ilgili duygu ve düşüncelerini yansıtan bir röportaj gerçekleştirdi. Sohbet havasında geçen röportajın videosu da aşağıda mevcuttur. Kişiliği ve hizmetleriyle ufuk açıcı, farklı bakış ve tecrübeler kazandırıcı bir yaşam profiline sahip ve birçok konuda biz gençlere yardımcı olan Galip Bey’e minnettarlığımızı belirtip, sizlere keyifli okumalar ve seyirler diliyoruz.

Murat Tutar:
Mülkiye’ye girdiğiniz ilk günlerdeki duygularınız nelerdi?

Galip Demirel:
Ben Mülkiye’ye girmeden önceki düşüncelerimi ve duygularımı size anlatmak istiyorum.
Lise son sınıftayken dersimize gelen bir tarih öğretmenimiz vardı. Aynı zamanda Malatya Lisesi müdürü idi, Adil Tol. Öldüyse Allah rahmet etsin, sağsa Allah selamet versin. Adil Tol gerek fen dersleri gerek edebiyat dersleri gerekse sosyal bilgiler bakımından başarılı öğrencilere tavsiyelerde bulunurdu. Sosyal bilimler için siyasal bilgileri tavsiye ederdi. Fen dersleri başarılı olanlara da İstanbul Teknik Üniversitesi’ni tavsiye ederdi. İmtihanına girin başarırsınız derdi. O zamanlar Orta Doğu (ODTÜ) yoktu, efendim, Boğaziçi yoktu, Bilkent de yoktu ve o zamanlar diğer fakültelerin hemen hemen yüzde sekseni liseden bitirme derecesiyle ya normal ya da burslu öğrenci alırdı.Yani imtihan yapılmazdı.Sadece Ankara’da Siyasal Bilgiler Fakültesi, İstanbul’da İstanbul Teknik Üniversitesi ayrı imtihana çağırırdı öğrencileri ve öğrencilerini o imtihanla tespit ederdi.Biz, bize tarih şuuru veren tarih hocamızın bu telkinlerinin etkisinde çok kalmıştık ve ilk başvurduğumuz yerlerden birisi de Mülkiye oldu.
Hiç unutmuyorum, İstanbul’da, İstanbul Üniversitesi’nin amfilerinden birinde imtihana girdik. Önce İngilizce’den yani yabancı dilden imtihan olduk. Biz lisede Fransızca okumuştuk, yardımcı dil olarak da İngilizce okumuştuk. Bize dediler ki: “İngilizce”den imtihana girerseniz fakültede de İngilizce okursunuz. Ben de İngilizceye girmiştim. Şimdi, soru bir: “Atatürk hakkında İngilizce bir makale yazınız.” Soru iki (işte, hatırladığım kadarıyla): “Bir konu hakkında bilgi verin.” Şimdi biz yabancı dilin l’sini bile zor söylüyoruz. Şimdi koca sınıfta benim gibi oturanlar çok tabi kalem oynatmadan… Ama öbür taraftan da yabancı dilde eğitim gören liselerden mezun olanlar harıl harıl yazıyorlar. İşte Galatasaray, St. Joseph, Saint Benoit, işte bilmem yok İtalyan Lisesi yok Alman Lisesi gibi. Efendim, eskiden bu kadar Anadolu Lisesi de yoktu Türkiye’de. Bunlar harıl harıl yazıyorlar. İşin bir başka enteresan tarafı da şuydu: Diğer derslerden, beş altı dersten imtihana giriyorduk; diğer derslerin tam puanı on puandı, efendim, İngilizceninki yirmi puandı.(Gülümsüyoruz.) Bir de bu dezavantajımız vardı. Ben bir süre, bir kâğıda baktım, bir karşıda hocalara baktım, yazacak bir şey yok. Götürdüm boş kâğıdı verdim ve o imtihanla birlikte de ümitlerimin en az yüzde ellisi kayboldu. Sonra başka imtihanlara girdik, başka şeylere müracaat ettik, sonuç bekliyoruz.

Şehzadebaşı’nda Malatya Talebe Yurdu vardı, bilmem, bilir misiniz? Ha, orada oturuyoruz. O zaman televizyon yok, radyodan haberler veriliyor. Bir baktık Siyasal Bilgiler Fakültesi imtihanını kazananların listesidir, diye başladı. Ovv! Hemen geçtik radyonun başına pür dikkat dinliyoruz! Şimdi okudu, okudu, okudu… Yüz bir Galip Demirel Malatya Lisesi… Bir fırladım ayağa, “Kazanmışım!”dedim, falan… İki tane üç tane daha okudu, “Burssuzlar…” dedi, başladı… Bu sefer daha çok sevindim, burslu kazanmışım. Yani bunu övünmek için söylemiyorum da, iki bin kişi imtihana girmişti, Siyasal Bilgiler’in. Çok prestijli bir şeydi ve ben Mülkiye’nin giriş imtihanını otuz sekizinci olarak kazanmıştım. O, “Saint Joseph”liler “St. Benoitli”ler falan filan hep gerilerde kalmıştı. (Gülümsüyoruz). Demek ki bizim diğer imtihanımız iyi geçmiş yani. Tabi hemen bir iki gün sonra atladık trene doğru Ankara’ya geldik. Kaydımızı yaptırdık ve mutluluk içindeyiz. Çünkü kaymakam olacağız, vali olacağız. Bu arada da işte mektuplar yazıyoruz, işte kazandık falan filan… Etraftan duyuluyor, konu komşu, tanıdık arkadaşlar: “Ya Galip vali mektebine girmiş!” gibi konuşmalar yapılmaya başlanmış. Şimdi Mülkiye’ye girişimiz hep böyle bir hayal aleminde geçti; hep gözümüzde çok büyüttüğümüz için. Arkadaşlarla tanışıyoruz ve o zamanlar işte üniversitelerde, amfilerde üç yüz beş yüz kişi bir arada okurdu. Bizde yüz elli kişi bir arada okurdu. Yani imtihana iki bin kişi girdi ama yüz elli kişi alındı. Bunun kırkı burslu, diğerleri burssuz olarak. Bizde amfi yok, doğrudan sınıf var. Hocalar geliyor, sık sık yoklamalar yapıyor. Yani dersten kaçmamıza imkân yok. Dersler hakikaten sevdiğimiz dersler, sosyal bilimlerle ilgili. Hocalar güzel ders anlatıyor. O mutluluk içinde biz Siyasal Bilgiler’e adımımızı atmış olduk.

M. T. :
İlerleyen zamanlarda Mülkiye’deki dersleriniz, hocalarla ilişkileriniz nasıl gelişim gösterdi?

Galip Demirel:
Mülkiye’de hocalar gerçekten öğrencilerle iyi bir diyalog içindeydi. Yani “Ben öğretmenim, talebeye bakmam, çalışırsa alır notu; çalışmazsa düşer.” düşüncesi yoktu. Birçok hocamız sanki yatılı lisedeymişiz gibi bize muamele ederdi. Mesela bir İktisat Maliye hocamız vardı. Allah rahmet etsin, Bedri Gürsoy. Aynı zamanda dekandı. Bizim yatakhanelerimiz de Mülkiye’nin hemen bitişiğindeydi ve müstakildi, bize aitti yani. Koğuş şeklindeydi ama lambalar yanmaz, hiç kimse elbiseyle girmez yatakhaneye. Dışarıda dolaplar vardır, soyunulur, sessiz sedasız hiç kimse ışık yakmadan gider yatağına girerdi. Bu kadar da disiplinliydi. Rahmetli Bedri Gürsoy sınıfta biraz miktarı az gördü mü hemen iner, yatakhanelere gider; çocukları zorla kaldırır, derse sokardı. (Gülümsüyoruz.) Tam bir yatılı havası içindeydik ve gerçekten de bu hoşumuza gidiyordu. E şimdi böyle disiplinli sıkı bir kontrol olunca da biz Anadolu’dan gelmiş çocukların manevi sorumluluğu bir kat daha artardı. Yani ailelerimiz bizi güç şartlar içinde okutuyordu. Ondan sonra da üniversiteyle ilgili bir taraftan adımıza seviniyor çocuğumuz üniversiteyi kazandı diye, e bir taraftan da fedakârlıkta bulunuyorlardı. Bu sorumluluk duygusu içinde biz gerçekten çok titiz davranırdık, dersleri hiç ihmal etmezdik.

Şöyle bir hikâye anlatayım ben: Malatya Lisesi’ndeyken hep ortaokulu ve liseyi, Orduzu’yu bilirsiniz, Orduzu’dan yaya yürüyüp gidip gelerek bitirdim. Beş kilometre mesafedeydi ve yollar çamur deryasıydı. Sabahleyin altı buçukta kalkardık, dersler tam gün sürerdi, sekiz buçukta derse zor yetişirdik. Tabi hele hele kış geldi mi yolda yağmur sırtımızın ortasına kadar… Aşağıdan çamur diz kapaklarımıza kadar olurdu ve o ıslanmış elbiseler sırtımızda kururdu. Bu şartlar altında yani ben lisede ortaokulda vasat bir öğrenciydim. Sınıflarımı geçiyordum ama vasat bir öğrenciydim. Vakta ki Siyasal Bilgiler’e geldik… Ben Siyasal Bilgiler’de birden ikiye sekiz nokta yedi not ortalaması ile geçtim, on üzerinden. İkinci sınıfta sekiz nokta dört üzerinden not ortalaması üzerinden geçtim. Üçüncü sınıfta yine sekiz nokta yedi civarındaydı. Son sınıfı ben İdarî Şube’nin sınıf birincisi olarak dokuz nokta bir ortalamasıyla bitirdim(Gülümsüyoruz). Şimdi benim Malatya’da lisede okuduğum arkadaşlarım kendi aralarında konuşurlarmış, sonra bana naklediyorlar; derlermiş ki: “Galip hâlâ iyi arkadaşımız, hoş arkadaşımız… Bizim lisedeyken vasat bir öğrenciydi. Bu başarı nerden geliyor?” Ben de kendi kendime sormuştum o soruyu ve sonra izahı şöyle yaptım: Tabi Malatya’nın içinde oturan arkadaşlarımız sabahleyin kalkıyorlardı, çorbalarını içiyorlardı, efendim ondan sonra iki adımlık okula geliyorlardı, akşam eve dönüyorlardı, yorulmadan. Derslerini çalışma imkanı buluyorlardı sıcacık odalarda, elektrik altında. Şimdi benim ortamım şöyleydi. Orduzu’da elektrik yoktu. Gaz lambası ışığında ders çalışırdık. Akşam okuldan çıkardım, bir saat, bir buçuk saat yol yürümüşüm gelmişim. Sıcacık bir odada sıcak yemeği yiyip masanın başına geçiyorum gaz lambasının önünde ders çalışacağım. Vücut yorgun olunca belli bir süre sonra ne kitap bana bir şey söylüyor, ne ben kitaba bir şey söylüyorum. Bir süre sonra uyku bastırıyor böyle hafif kafam tak vuruyor masaya. Kardeşlerim falan dürtüyorlar: Uyuyorsun! Ben diyorum, yok uyumuyorum! Bir süre sonra bir daha tak… Yine bir iki ikazdan sonra uyuyorsun diyorlar, kalk yat sabahleyin çalışırsın. Sabahleyin zaten altı buçukta yola çıkıyoruz, nasıl çalışacaksın yani? Bu şartlarda Allah’a çok şükür ben liseyi bitirdim. Ondan sonraki aynı şartlara, eşit şartlara geldiğimizde de üniversitedeki başarım bundan kaynaklanıyor.

M.T. :
Mülkiye yıllarınızda ileride yapmak istediklerinize dair hayalleriniz nelerdi?

Galip Demirel:
Ben fakülteye, Mülkiye’ye girmek istediğim zaman da Mülkiye’den mezun olduktan sonra da hep kaymakam olacağım düşüncesindeydim. İdarî şubeden mezun oldum ve kaymakam oldum. Sonra bizden önceki dönemlerde bu sınıflar, yani diplomatik Şube (biz ona hariciye şube diyorduk), Maliye ve İktisat Şubesi ve İktisat Şubesi… Üç şube vardı. Şimdi daha çok. Şimdi son sınıfta ayrılırdı bu şubeler. Bizde yönetmelik değişti. İkincisi sınıf genel, üçüncü sınıftan sonra da herkes ihtisaslaşmaya doğru gidiyordu. O zaman kaymakamlık biraz farklı bir yapıya doğru gidiyordu yavaş yavaş Demokratik Parti döneminde prestij kaybetmeye başlamıştı. Politikayla haşir neşir, politikacıların müdahalesi falan… Maliye daha da yüksek olunca böyle şey oluyordu.

Not ortalamasına göre talebeleri şubelere ayırmaya başladılar. Tabi notu yüksek olanlar, Maliye ve İktisat Şubesi’ni; lisan bilenler, Diplomatik Şube’yi tercih ediyor, not ortalamasını tutturanlar fazla olduğu takdirde en yüksek olanları alıyorlardı. Üçüncü sınıfta geçtiğim not ortalamamla istersem Maliye ve İktisat Şubesi’ne, istersem Siyasi Şube’ye girebilirdim. Ama ben kaymakam, idareci olmak için geldim dedim ve ilk anda gidip İdarî Şube’ye kayıt yaptırdım. Hatta bazı hocalarım dedi ki “Yahu biz seni Maliye ve İktisat şubesinde görmek isteriz, falan filan…” (Gülümsüyoruz.) Yani idaremizin gereğini yerine getirdik ve mezun olduktan sonra da Malatya Maiyet Memurluğuyla yani Malatya’da kaymakam stajyerliğiyle işe başladık.

M.T. :
Birçok devlet kademesinde görev aldınız, yıllar geçtikçe saygınlığınız arttı ve “Valilerin Ağabeyi” olarak tanındınız. Size bu elli yıllık süre zarfında bu kadar başarıyı kazandıran etmenlerin arkasındaki sır nedir?

Galip Demirel:
Bu soruyu cevaplandırmak gerekirse bir kitap yazmak gerekiyor (Gülüyoruz). Ama ben sadece şunu söyleyeyim. Eğer insan yaptığı mesleği seviyorsa, yurdunun insanlarını seviyorsa, vatana hizmet etmeyi bir vatan borcu biliyorsa, dürüstse, kimseyi kandırma gibi bir düşüncesi yoksa, işten kaçmıyorsa, her şeyde “Ben başarırım!” düşüncesi varsa, bu kademeleri hızla geçebilirsiniz. Ben de ilk başta kendi kendime aynı soruyu soruyordum. Diyordum ki yahu daha işin başındayız… O zamanlar biz işte kaymakam stajyerliğine başladığımız zaman bir arkadaşımız daha vardı, beraber Malatya’da… O zaman Demokrat Parti ile muhalefetin korkunç, şiddetli mücadeleleri devam ediyordu. Siz bilmezsiniz, işte Tahkikat Komisyonları kurulmuştu vs. İktidar muhalefet hakkında soruşturma yürütüyor; muhalefet milletvekilleri bütün Türkiye’yi dolaşıyor, efendim, rastgele konuşuyorlardı… İşin başında olan biri olarak “Otuz sene bu şekilde nasıl geçer, nasıl biter?” diye soruyordum. Ama Allah’a şükür öyle beklendiği gibi kötü geçmedi ve biz, efendim, öncelikle kaymakamlıkta yıllarca hizmet ettikten sonra…

Bizim de mesleğimizin birçok kademleri var. Önce kaymakam olursunuz, kaymakamlıktan sonra ya siz kendiniz istiyorsunuz veya bakanlık re’sen yapıyor. Şube müdürlükleri var, daire başkanlıkları var, genel müdür yardımcılıkları var, genel müdürlük var. Bir de Mülkiye Müfettişliği var. Ben önce işte kaymakam olarak görev yaptım. İlk asil olarak kaymakamlık görevimi Akdağmadeni’de yaptım orda aşağı yukarı bir, bir buçuk senenin sonunda askerliğe gittim. Askerliğimi yedek subay olarak yaptığım için aynı anda görevimi de yürütüyordum; çünkü kaymakam sayısı azdı. Birçok ilçe boştu. Mili Savunma Bakanlığı ile İçişleri Bakanlığı bir anlaşma yaptılar. Kaymakamlar, yedek subay kaymakam olarak ilçelere atanıyorlardı ve kaymakamlık yapıyorlardı. Ben o tür kaymakamlığımı Trabzon Arsin’de yaptım. Askerlik bitti tekrar normal… Bizde sınıflar vardı işte, dördüncü sınıf, üçüncü sınıf, ikinci sınıf, birinci sınıf diye. Ben o kaymakamlıklardan sadece 3. sınıfı yaptım. Bir de mahrumiyeti yaptım. Ondan sonra mülkiye müfettişi oldum. Beş seneye yakın mülkiye müfettişliği yaptım. Yurt dışına(Belçika, Brüksel) bilgi ve görgümüzü arttırmak üzere gönderildik. Yurtdışındayken Urfa valiliğine atandığımı bana bildirdiler(1975). Oradan doğru Urfa’ya gittik. İlk valiliğim Urfa’dır. Urfa’da aşağı yukarı bir, bir buçuk sene kaldıktan sonra Bakanlık Teftiş Grubu Başkanlığı’nı teklif ettiler, “Olur.” Dedim. Bir o kadar da teftiş grubu başkanlığı yaptım. 1977’nin ortalarında ilk defa müsteşarlığa atandım. Altı ay müsteşarlık yaptım. O zaman iktidar değişti. “On birler” olayını bilir misiniz?… Yani on bir tane milletvekili CHP’ye geçti. CHP iktidara geldi ve biz merkez valiliğine atandık. Daha sonra 1979’da tekrar Adalet Partisi iktidara geldi. Ve ben merkez valiliğinden Zonguldak Valiliğine atandım. Zonguldak Valiliğinde ben dört buçuk sene hizmet verdim. 1979’un Kasım’ından 1984’ün Şubat ayına kadar… Bu dönemde ihtilal dönemini yaşadım, 12 Eylül dönemini yani. Ondan sonra AP dönemini ve ANAP dönemini… 1983’te normal seçimler yapıldı ve Anavatan Partisi iktidara geldi. Bana dediler ki gel tekrar müsteşar olacaksın.(Gülüyoruz). Ben ama bir buçuk ay kadar direndim. Çünkü ben dedim ki müsteşar olmuyorum. Başka bir arkadaş olsun. “Niye?” diye soruldu. E dedim ki bakanlık ya tecrübe ile sabittir. Bütün iyi işler bakana mal edilir. Kötü işler müsteşara mal edilir. (Gülüyoruz). Evet böylece biz 1984’te asıl müsteşarlığımıza başladık; 1984’ün başından 1987’nin Ekim ayına kadar devam ettik.

Birtakım hizmetler yapıldı, bunları uzun uzun saymaya gerek yok. 1987’nin sonunda normal seçime gidildi. Ve seksen yedide rahmetli Turgut Özal, Bana arkadaşlarım diyorlar, artık müsteşarlık da bitti bundan sonra ben bürokraside son noktaya geldim, politikaya atıl, ben yok diyorum, atılmıyorum. Sonunda son gün Turgut Bey açtı telefonu hemen istifa et aday olacaksın dedi. Mecburen istifa ettik, aday olduk Malatya’dan. Ve 1987 yılında Malatya’da milletvekili olarak göreve başladım. 1991’ye kadar devam etti. Doksan bir de tercih sistemi getirildi. Tabi biz yetiştiğimiz muhit edindiğimiz tecrübe sebebiyle hiç kimseye bize tercih oyu kullanın demedik. Çünkü bu bir prensip meselesidir. Yani vatandaşa gidip bana tercih kullan… Ben ikinci sıradaydım, tabi tercihi zorlayanlar başa geçti biz sonda kaldık, ondan sonra da politikayı bıraktım ben. O günden bugüne de politikayı bıraktım ve kendi hayatımı yaşıyorum. Şimdi hayır kurumlarıyla uğraşıyoruz. Ben şu anda beş tane vakfın mütevelli heyet üyesiyim, Parlamenter Birliği Vakfı’nın genel başkan yardımcısıyım, Turgut Özal Düşünce ve Hamle Vakfı’nın ikinci başkanıyım, diğer vakıfların da mütevelli heyet üyesiyim. O hizmetleri yerine getiriyoruz.

M.T. :
Bilirsiniz ki Malatya ili kayısısının yanında bir de politikacılarıyla tanınır. Siz hem bir Malatyalı hem bir Mülkiyeli olarak bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Galip Demirel:
Ben öyle zannediyorum ki tabi halk arasında, bazen arkadaşlar arasında şaka yoluyla derler ki kayısı zihni geliştirir, onun için Malatyalı zekidir, derler. Yani gerçek payı vardır yoktur. Olabilir de, olmayabilir de, bu bir şeydir yani bir hevestir… Ama ben şuna inanıyorum ki Malatyalı gençler sorumluluk duygusu taşıyan kişiler, çok güç şartlar altında okuyor birçoğu; çok iyi şartlar altında okuyanlar da var, o ayrı ama büyük çoğunluk Malatya’da çok güç şartlar altında okuyor. Bakın ben size söyleyeyim, biz ortaokula liseye başladığımız zaman Malatya’nın ilçelerde lise diye bir şey yoktu, sadece ortaokul vardı. Ve Malatya’da da bir ortaokul bir lise vardı. Şimdi Malatya’nın bütün ilçelerinde lise var, dahasını söyleyeyim, benim doğduğum kasabada, Orduzu’da bile iki adımlık yerde lise var. Bu kadar bol yani, o zaman değil. Şimdi o şartlarda hakikaten Malatyalı gençler, hem maziden gelen bir kültür mirasıyla hem de o sorumluluk duygusuyla mutlaka işe yarar insan olmak düşüncesine sahip oluyorlar. Bunda hocaların da büyük rolü var. Ben bütün hocalarımı takdirle ve rahmetle anıyorum, hakikaten, sağ olanlara da Allah selamet versin diyorum. Bizi çok iyi yetiştirmişlerdir. İşte en güzel örneği de Mülkiye imtihanında göstermiş olduğumuz başarıdır, İngilizceden yabancı dilden sıfır almamıza rağmen öbür derslerde biz en öne geçmesini bilmişiz.

Demek ki bu bir cevherin iyi işlenmesidir. O bakımdan elbette kayısının büyük rolü var. Evet şimdi şaka da olsa kayısının rolü var yani. Hatta bir kayısı festivalinde şöyle bir afiş dikkatimi çekmişti. Afişte şöyle yazıyordu: “Kayısı erkeğe güç, kadına güzellik verir.” (Gülümsüyoruz). Bu da işin şaka tarafı, mizah tarafı. Ama ben Malatya’da yetişen gençlerin, nesillerin sorumluluk duygusuyla yetiştirildiğini, hem aile tarafından, hem toplum tarafından, hem de öğretmenler tarafından bu sorumluluk duygusu içinde yetişmelerini onlara çok şey kazandırdıkları kanaatindeyim. Ben şunu da söyleyeyim, hiçbir zaman üniversiteye girmek için, üniversiteyi bitirmek için mutlaka üstün zekâya sahip olmaya gerek yoktur. Yani Allah’ın verdiği zekâyla normal zekâyla ama disiplinli bir çalışmayla en istediğiniz noktaya ulaşılabileceği kanaatindeyim. Yok, efendim bu falan zekidir, onun için gitti… Falanda yok… Zekâya güvenenler yolda kalmıştır, tamam mı? Ha zekâ elbette işletilir, işletildikçe açılır. Ama disiplinli çalışanlar yollarına devam etmişlerdir.

M.T. :
Siz Mülkiye yıllarınızdayken ODTÜ henüz kurulmuş bir üniversiteydi. Bu geçen 50 yıllık süre içerisinde ODTÜ’nün gelişimini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Galip Demirel:
ODTÜ’nün ilk kuruluş yıllarında biz fakültedeydik. Ve takip ediyorduk adım adım, çok güzel kuruluş felsefesi vardı. Bir kere bütün Orta Doğu’ya hitap eden bir üniversite olacaktı. İlk kuruluşta o güne kadar Türkiye’de hiçbir üniversitenin (zaten fazla üniversite yoktu) sahip olmadığı bir imkânla başladı işe. Gerek kampus bakımından gerek yerleşim bakımından. Çok güzel bir başlangıçtı bu (gerçekten de güzel bir başlangıçla). Bugün Ankara’nın etrafındaki bu yeşil kuşağın büyük bir kısmının ODTÜ arazisi olması sebebiyle kurulmuş olmasının büyük etkisi vardır, Ankara’yı güzelleştirmek bakımından. O güne kadar Ankara bozkırdır, Ankara’da ağaç yetişmez, denilen yerde… Ben bu ağaçların dikilişini biliyorum, 1960’larda bu ormanlık alan yapıldı ve şimdi bakın Ankara’nın etrafında çok güzel bir yeşil kuşak oluştu. ODTÜ’nün arazisi olarak. Başlangıçta çok güzel hizmetler verdi ODTÜ. Çok güzel öğrenciler yetiştirdi hakikaten. Özellikle serbest sanayiye, ticarete atıldılar. Fakat Türkiye’nin kaderi midir diyeyim (ya da Türk toplumunun bu tür şeyleri yaşamamış olmasından mütevellit bilgisizlik ve saflığından dolayı) birtakım nahoş olaylara da sebep oldu. Ben şunu söyleyeyim, dün ODTÜ’de okuyan birçok pırıl pırıl zekâlı genç bu yolda heder oldu gitti. Belki o çocuklar o hayal peşinde koşmasalardı bugün ülkenin pek çok hizmetlerinde görev almış olacaklardı. O bakımdan ben yurdumun bu pırıl pırıl zekâlı insanlarının heder olmasına üzülürüm.
ODTÜ hep önde giden üniversitelerden biri olmuştur ve dikkat edin bütün aşırı cereyanlar, ister sağ ister sol, iki fakülteyi bilhassa mesken tutmuşlardır. Biri Siyasal Bilgiler, diğeri ODTÜ. Niye? Çünkü dışarıdaki zararlı cereyanları yürütenler, içerdeki onların yandaşları bu iki fakülteden mezun olanların gerek devlet yönetiminde gerek serbest teşebbüste başarılı olacaklarına inanıyorlardı. Yani istikbal vadeden kişilerin peşinde gidip onları yoldan çıkarmaya çalışıyorlardı. Ama ben şu anda çok mutluyum ki bu tahrikler, bu kışkırtmalar şimdi de devam ediyor ama şimdi üniversite öğrencisi o olaylardan sonra kendine gelmiş durumda. Dikkat ederseniz kolay kolay kimse o öğrencileri o çocukları hayal peşinde koşturamıyor.
Üniversiteler elbette fikir tartışması yeridir, her türlü fikir tartışılmalıdır. Biz bunu Mülkiye’de çok gördük. O konferans salonunda her hafta toplantılar yapılırdı. En sağından en soluna kadar her şey tartışılırdı. Ama dışarı çıktıktan sonra herkes birbiriyle arkadaştı. Hiçbir zaman ideolojik saplantıya girilmezdi. Şu ilk zamanlar, 1960 sonrasında, sonra DEV GENÇ olan şeyler var ya, o DEV GENÇ’in ilk kuruluş şeyi, Siyasal Bilgiler Fakültesi’dir, ismi, Fikir Kulüpleri’dir. Sonradan DEV GENÇ’e dönüştürülmüştür. O fikir kulüplerinde bile biz hocalarla, bizimle aynı fikirde olsun olmasın çok rahatlıkla tartışırdık ve hiçbir zaman da hoca kendi fikrinden olmadım, diye benim notumu kırmazdı. Bugün maalesef o da var. Çok olmasa da var. Onun için güzel ortamlarda, yani tarafsız ortamlarda fikir tartışması yapmak üniversite öğrencisini yetiştirir. Çünkü bütünü tam olarak görme imkânına kavuşur. Ama işi zora vurursanız, zora başvursanız, zorla işi yaptırmaya kalkarsanız; yani hem siz günün birinde felaketle karşılaşırsınız hem bir nesli mahvedersiniz. Ben inanıyorum ki o 1960, 67, 68’lerden itibaren başlayıp 1970’lere kadar süren olaylarda bu ülkeye çok büyük hizmetler verecek birçok genç ya okulundan olmuştur ya hayatından olmuştur; heder olmuştur. Bu nesil heder edilmiştir, Niye? Hayaller peşinde koşulup tahriklere kapıldığı için. Bunda başkasının günahı yok mu? Var. Toplumunda günahı var, hocaların da günahı var, rejimin de günahı var ama Allah’a çok şükür ben inanıyorum ki bugünkü nesil çok daha sağlıklı düşünüyor. Benim gibi düşünmeyebilirsiniz ama benimle o düşünceleri rahatça tartışabilmelisiniz. Beni ikna ederseniz mesele yok ikna etmezseniz sizin düşünceniz sizin benim düşüncem benim. Demokrasinin en büyük fazileti de budur yani, birçok mahzuruna rağmen demokrasinin en büyük fazileti şeffaflığın olması ve fikirlerin rahatça tartışılabilmesidir.
M.T. : ODTÜ’lü Malatyalılar Derneği hakkındaki görüşleriniz nelerdir?
Galip Demirel:
Şimdi zannediyorum biz bu senin başlarında tanıştık. İşte Ali Çelik arkadaşlarla birlikte geldiler, sonra da Tuğba Hanım katıldı görüşmelere. Bir kere ben ODTÜ’lü Malatyalılar Derneği’ni kurmanızdan çok mutlu oldum. Çünkü bir teşkilatlanma olmazsa fikirlerde meydana konulacak şeyler de dağınık olur, onları bir araya getiremezsiniz. Hâlbuki belli noktalarda bir araya gelinip fikirler oraya toplandığı zaman daha güzel hizmet imkânı bulunur. Dernekçilik de bir nevi imecedir ( ya hani köylerde bilhassa yapılır). Herkesin kendi fikirlerini, kendi düşüncelerini, kendi imkânlarını belli bir gaye uğrunda ortaya koyması bu. Bunu ortaya koymanızdan dolayı ben çok mutlu oldum. Çünkü ODTÜ’yü ben hâlâ hakikaten üniversiteler içinde en önde gelen üniversitelerden gelen biri olarak kabul ediyorum ve öylesiniz de hakikaten. Bu bakımdan çok sevindim ve ben arkadaşlara o zaman dedim ben bana düşen herhangi bir görev olursa seve seve elimden gelen her şeyi yapacağıma söz veriyorum, dedim. Bugüne kadar da öyle zannediyorum ki bana getirilen bütün meselelerde ben onlara yardımcı oldum ve bundan sonra da olmaya devam edeceğim. Yeter ki sizler bir şeyler ortaya koyun, varlığınızı hissettirin ama bunu kendi memleketinizde de duyurun, etrafınızda da duyurun. Bu çok önemli. Ben başaracağınıza inanıyorum. Başarısız olmak için hiçbir sebep yok. Bütün ODTÜ’lü Malatyalılar Derneği’nin üyesi olan hemşerilerimin, gençlerin gözlerinden öpüyorum. Başarılar diliyorum…
ODTÜLÜ Malatyalılar Derneği adına, bizleri kırmayıp deneyimlerini, duygu ve düşüncelerini bizlerle paylaşan sayın Galip Demirel’e gösterdiği yakınlık ve tüm içtenliği için şahsım ve derneğim adına kendilerine teşekkürlerimi sunuyorum.
Röportajı yapan: Murat Tutar
ODTÜ Felsefe Bölümü Mezunu
ODTÜ Sosyoloji Son Sınıf Öğrencisi

NOT: Haber sitemizde Haber Kaynağı belirtilmeyen haberler İhlas Haber Ajansı (İHA)'ya aittir. Haber sitemiz İHA Abonesidir. Kaynağı belirtilmeyen butür Haberleri alıp kullananlar bunun yasal sorumluluklarını kabul etmiş sayılırlar.




Misafir Avatar
İsim
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
<